Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Cumhuriyet’in "Kimsesizleri"!..

Nadi’nin o dönem yükselttiği isyan, Mustafa Kemal’in fikirlerine değil, onun mirasını donduran, statükonun kalkanı haline getiren ve halka karşı bir baskı aracı olarak kullanan "Gardırop Atatürkçülüğü" anlayışınaydı.

Cumhuriyet’in "Kimsesizleri"!..
Paylaş:
N

Cumhuriyet’in "Kimsesizleri"!..

Nadir Nadi, 1981 yılında yayımlanan ve Türk siyasi düşünce tarihine bir manifesto olarak kazınan "Ben Atatürkçü Değilim" adlı eserini kaleme aldığında, Türkiye askeri darbecilerin postalları altında eziliyordu.

12 Eylül rejimi, bir yandan üniversiteleri tasfiye edip, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi bizzat kurucu liderin vasiyeti olan özerk yapıları devletleştirirken; diğer yandan her köşe başına büstler dikiyor, rozetler bastırıyor ve antidemokratik uygulamalarını "Atatürkçülük" maskesiyle meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Nadi’nin o dönem yükselttiği isyan, Mustafa Kemal’in fikirlerine değil, onun mirasını donduran, statükonun kalkanı haline getiren ve halka karşı bir baskı aracı olarak kullanan "Gardırop Atatürkçülüğü" anlayışınaydı.

Bugün, 2026 yılının Türkiyesine baktığımızda, dekor ve aktörler değişmiş olsa da cumhuriyetin karşı karşıya kaldığı kriz kök bakımından aynıdır.

Dünya tarihinin en güçlü emperyalizm karşıtı mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’nın ve ardından gelen köklü aydınlanma devriminin üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti, bugün gücün tek bir odakta toplandığı, denge ve denetleme mekanizmalarının tasfiye edildiği bir "tek adam" rejimi realitesiyle karşı karşıyadır.

Bu dönüşümün tam merkezinde ise, hedef tahtasına oturtulan ve tarihsel misyonu üzerinden yıpratılmaya çalışılan bir kurum yer almaktadır: Kurucu parti Cumhuriyet Halk Partisi

***

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’i tanımlarken onun sosyal ve sınıfsal karakterini tek bir cümleyle özetlemişti. "Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir."

Bu inanç; salt bir yönetim biçimi değişikliğini değil; sarayın, saltanatın ve imtiyazlı zümrelerin egemenliğine son verilerek egemenliğin kayıtsız şartsız halka, yani o güne kadar tebaa olarak görülen Anadolu insanına devredilmesini simgeliyordu.

Günümüz Türkiyesinde yaşanan kurumsal aşınma ve gücün tek merkezde toplanması, en büyük zararı cumhuriyetin bu temel karakterine vermiştir.

Liyakatin yerini sadakate, hukukun üstünlüğünün yerini ise idari keyfiliğe bıraktığı bu yapıda, cumhuriyet yeniden "kimsesizlerini" yaratmıştır.

Nadir Nadi’nin kitabında sıkça vurguladığı "akıl ve bilimin dışlanması" tehlikesi, bugün ekonomik kararlardan eğitim politikalarına kadar, devletin tüm kademelerinde kurumsallaşmış bir model olarak karşımıza çıkıyor.

12 Eylül’ün kurumlara el koyan çizgisi, günümüzün "hukuku araçsallaştıran" ve yargıyı bir siyasi araç olarak kullanan yönetim pratiğiyle kusursuz bir devamlılık sergilemektedir.

***

Tek adam rejimlerinin en belirgin özelliği, kendilerini var etmek ve meşrulaştırmak için kurucu hafızayı ya tamamen reddetmek, ya da onu sürekli bir iç düşman algısıyla manipüle etmektir.

İşte bu noktada, Türkiye’nin kurucu partisi olan CHP üzerinde oynanan oyunlar, sıradan bir partiler arası rekabetin ötesine geçerek, devletin kurucu felsefesiyle bir hesaplaşmaya dönüşmektedir.

Günümüzde CHP’ye yönelik yürütülen sistematik operasyonlar, tam da Nadir Nadi’nin dikkat çektiği saptırmalarla paralellik gösterir:

Hükümet, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal yıkımların faturasını gizlemek için, CHP’nin kurucu dönemini ve dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarını sürekli bir "vesayet" dönemi olarak yaftalamaktadır.

Tıpkı 12 Eylül’ün Atatürkçülüğü içi boş, donmuş bir sağ ideolojiye hapsetme çabası gibi; günümüzde de CHP, kurucu değerleri ile çağdaş demokrasi ilkeleri arasında bir ikileme zorlanmakta, toplumsal muhalefetin odak noktası olmaktan çıkarılmak istenmekte.

Medya gücü ve yargı eliyle parti içindeki her dinamizm, bir "istikrarsızlık" veya "eksen kayması" olarak köpürtülmekte; kurucu partinin vizyon üretmesi yerine sürekli savunma pozisyonunda kalması hedeflenmektedir.

***

Eğer Nadir Nadi bugün yaşasaydı, muhtemelen kitabının genişletilmiş baskısına şu soruyu eklerdi:

"Eğer kurucu partiyi ve onun temsil ettiği cumhuriyet değerlerini tasfiye etmek, egemenliği yeniden şahsa indirgemek 'milli irade' diye yutturuluyorsa; ben bu iradenin yanında değilim."

Nadi’nin kitabında yer alan en büyük ders, biçimsel olanla özsel olanın ayrımıdır.

12 Eylül rejiminin dilinden düşürmediği "Atatürkçülük" ne kadar sahteyse, günümüz tek adam rejiminin dilindeki "yerlilik ve millilik" ya da "ileri demokrasi" söylemi de bizzat o kavramların özüne düşmandır. Cumhuriyet’in ilanından sonra saltanatın kaldırılmasıyla halka verilen egemenlik, modern anayasal kurumların, Meclis’in ve yargı bağımsızlığının yok edilmesiyle fiilen geri alınmıştır.

Nadir Nadi’nin "Ben Atatürkçü Değilim" başkaldırısı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimci ve aydınlanmacı özüne sadık kalabilmek adına resmi yalanlara karşı çekilmiş bir restti.

Bugün kurucu parti CHP’nin ve tüm cumhuriyetçi güçlerin önündeki en büyük ödev de bu resti güncel kılmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuruluş ayarlarına döndürmenin yolu, şekilsel tartışmalara saplanıp kalmak veya CHP’ye yönelik kuşatmayı sadece bir savunma siyasetiyle göğüslemek değildir. Çözüm; tıpkı Kurtuluş Savaşı’nın o yokluklar içindeki ilk günlerinde olduğu gibi, cumhuriyeti yeniden "kimsesizlerin kimsesi" yapacak radikal bir kamucu, halkçı ve demokratik dönüşüm programını cesaretle savunmaktır.

Akıl, bilim ve özgürlük dışındaki tüm dogmaları reddeden kurucu felsefe, günümüzün karanlığını yırtacak yegane reçete olarak güncelliğini korumaktadır.

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı