IKEA İsveç'i Dünyaya Sattı…
Peki Türkiye Neden
Kendi Markasını Kurmasın?
Dünyanın en büyük ev yaşamı markalarından IKEA, geçtiğimiz mali yılda yaklaşık 44,6 milyar avro ciro elde etti. Yaklaşık 9.500 farklı ürün satıyor; her yıl binlerce yeni ürünü koleksiyonuna ekliyor. Aslında IKEA'nın sattığı şey sadece masa, sandalye ya da dolap değil. İsveç'in tasarım anlayışını, yaşam kültürünü ve marka değerini dünyanın dört bir yanına taşıyor.
Şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Türkiye, neden kendi IKEA'sını kurmasın?
Üstelik birebir kopyasını değil; Türk kültürünü, Anadolu'nun üretim gücünü ve zenginliğini dünyaya taşıyacak bambaşka bir modeli...
Bugün Türkiye, mobilyada Avrupa'nın en önemli üreticilerinden biri. Tekstilde dünyanın sayılı ülkeleri arasındayız. Seramikte, camda, ev tekstilinde, bakır işçiliğinde, doğal taşta, zeytinyağında, gıdada ve dekorasyonda küresel ölçekte rekabet edebilecek bir üretim kapasitesine sahibiz.
Teknik olarak bakıldığında, IKEA'nın ürün gamının önemli bir bölümünü Türkiye zaten üretebilecek altyapıya sahip.
Ancak biz üretirken çoğu zaman başkasının markasını büyütüyoruz.
Katma değer ise başka ülkelerin kasasına gidiyor.
Oysa artık şu soruyu sormalıyız:
"Neden dünya markalarını üretmek yerine kendi dünya markamızı oluşturmayalım?"
Hayal edin...
Adı belki "Türk Evi", belki "Anadolu", belki bambaşka bir isim...
İçeri girdiğinizde yalnızca mobilya görmüyorsunuz.
Bir tarafta Kütahya çinisi...
Diğer tarafta Gaziantep bakırı...
Denizli havluları...
Hereke desenlerinden ilham alan halılar...
Bursa ipekleri...
Karadeniz'in ahşap işçiliği...
Kapadokya seramikleri...
Modern tasarlanmış Türk mutfağı ürünleri...
Türk kahvesi fincanları...
Doğal zeytinyağları...
Lokumlar...
Baharatlar...
Çaylar...
Yani bir mağaza değil...
Türkiye'nin vitrini.
Üstelik bu yapı yalnızca büyük şehirlerde kurulmak zorunda da değil.
Bence ilk mağazalar, milyonlarca insanın geçtiği ulaşım koridorlarında açılmalı.
Afyonkarahisar bunun en güzel örneklerinden biri olabilir.
Ege'den Akdeniz'e, İç Anadolu'dan Marmara'ya uzanan yolların kesiştiği bu şehir, adeta doğal bir lojistik ve ticaret kavşağıdır.
Yolculuk yapan insanlar yalnızca dinlenmek için değil; alışveriş yapmak, yöresel ürünleri keşfetmek ve kaliteli yerli ürünlere ulaşmak için de bu merkezlere uğrayabilir.
Büyük mağazaların yanında restoranlar, çocuk oyun alanları, el sanatları atölyeleri ve kültürel etkinlik alanları oluşturulabilir. Böylece bu merkezler sadece satış noktası değil, aynı zamanda birer yaşam ve kültür merkezi hâline gelir.
Ardından İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya ve Gaziantep gibi büyük şehirlerde mağazalar açılır.
Sonraki hedef ise Avrupa olur.
Önce Almanya...
Sonra Fransa...
Hollanda...
Belçika...
Avusturya...
İsviçre...
İngiltere...
Milyonlarca Türk'ün yaşadığı bu ülkelerde doğal bir müşteri kitlesi zaten hazır.
Ama asıl hedef gurbetçiler değil; dünyanın her köşesinden insanların "Türk tasarımı" ve "Türk yaşam kültürü" ile tanışması olmalı.
Bu modelin en güzel tarafı ise fabrikanın tek bir şirkete ait olmamasıdır.
Şirket üretici olmayacak.
Anadolu'nun binlerce üreticisini aynı çatı altında buluşturacak.
Kayseri'deki, İnegöldeki mobilyacı üretecek.
Denizli'deki, Bursa’daki tekstilci üretecek.
Kütahya'daki seramik ustası üretecek.
Gaziantep'teki bakırcı üretecek.
Ayvalık'taki zeytinyağı üreticisi üretecek.
Şirket ise bunları tek bir marka altında dünyaya sunacak.
Bugün Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri üretim eksikliği değil, markalaşma eksikliğidir.
Dünyaya mal satıyoruz ama çoğu zaman kendi ismimizle değil.
Belki de ekonomik sıkıntıların konuşulduğu bugünlerde yeni fabrikalar kadar yeni fikirleri de konuşmalıyız.
Çünkü bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey, yalnızca daha fazla üretmek değil; ürettiğine kendi adını yazabilmektir.