Siyasetin Finansal Çıkmazı…
Türkiye'de belediyelerin, mensubu oldukları siyasi partilerin yapılarına sunduğu maddi ve lojistik destek, sadece yerel bir yönetim meselesi değil, Türk demokrasisinin içinde bulunduğu “asimetrik savaş” atmosferinin en somut kanıtıdır.
Bu ilişki ağını anlamak için sadece yasalara bakmak yetmez; ülkenin siyasi rejim dönüşümünü, sermaye üzerindeki baskıyı ve toplumun içine itildiği yoksulluğu da denkleme dahil etmek gerekir.
Teorik olarak belediyeler, tüm vatandaşların vergileriyle finanse edilen tarafsız kamu tüzel kişilikleridir. 5393 Sayılı Belediye Kanunu ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, kamu kaynaklarının siyasi amaçlarla kullanımını kesin bir dille yasaklar.
Etik açıdan bakıldığında, belediye bütçesinden tek bir kuruşun bile parti binasının kirasına, faturasına veya miting aracına ya da herhangi bir harcamaya gitmesi "kamu hakkının gaspı" olarak nitelendirilir. Ancak pratikte bu durum, partililer tarafından "hizmetin devamlılığı için gereken organik bağ" olarak normalize edilmektedir.
Parti üyeleri belediye desteğini, bir “hak” ve “zorunluluk” olarak görürken, karşı mahalle bunu bir “gasp” olarak nitelendirmekte. Ancak her iki taraf da aslında kendi mahallesinin menfaatini önceleyen bir “taraftar etiği” sergiliyor.
Denetim mekanizmalarının siyasi bir sopa olarak kullanılması veya etkisizleştirilmesi, hukuksuzluğu normalleştiriyor. Siyasi finansman yasası kökten değişmediği ve şeffaflaşmadığı sürece, yerel yönetimler “gizli finansör” olmaya devam edecektir.
“Monarşik” dönüşüm ve “Asimetrik Rekabet”
Meseleyi sadece "belediye başkanı,il ve ilçe başkanı" ilişkisi üzerinden okumak, asıl resmi kaçırmamıza neden olur. Türkiye'nin son 24 yılına damga vuran tek partili ve tek liderli dönem, demokratik teamülleri bir nevi “monarşik merkeziyetçiliğe” dönüştürdü.
Mevcut tabloyu asıl şekillendiren unsur, Türkiye’nin 24 yıldır aynı iktidar ve lider tarafından yönetilmesidir. Bu aşırı uzun iktidar süreci, devlet ile partinin iç içe geçtiği, bir nevi “modern monarşi” yapısının oluşmasına neden oldu.
İktidarın seçim kazanmak uğruna devletin uçağını, TRT’yi ve tüm bakanlık bütçelerini hesap vermeden kullandığı bir sistemde; muhalefet partileri kendilerini bir “varlık – yokluk” savaşının içinde bulmasına sebep oldu.
Muhalefet için kazandığı belediyeler, sadece bir hizmet alanı değil, iktidarın devasa propaganda makinesine karşı ayakta kalabildikleri tek “oksijen çadırı” haline geldi.
Bu durum, muhalefeti eleştirdiği yöntemlere (belediye kaynaklarını kullanmaya) bir çeşit “stratejik mecburiyet” içine itiyor.
Demokratik bir sistemde, siyasetin finansmanı bağımsız bağışlar ve şeffaf sermaye desteğiyle sağlanır. Ancak Türkiye'de bu damarlar bilinçli bir şekilde tıkanmış durumda.
İktidar, kendi zengin sınıfını yaratırken, muhalefeti destekleme potansiyeli olan iş dünyasını maliye ve yargı kıskacıyla baskı altında tutar. Bir iş insanı için muhalefete maddi destek vermek, vergi incelemeleri veya ihale yasaklarıyla karşı karşıya kalmak demektir.
Sermayenin bu denli korkutulduğu bir ortamda, siyasetin finansmanı zorunlu olarak “kayıt dışı” alanlara veya belediye ihaleleri üzerinden yürütülen dolaylı mekanizmalara yönelmesine sebep olur. Bu da şeffaflık vaatlerini temelden sarsan bir durumdur.
Toplumsal yoksulluk
Siyasetin temiz finansmanının önündeki en büyük engel ise, toplumun içine itildiği derin yoksulluktur.
Çalışanların %60'ının asgari ücretli olduğu, emeklilerin barınma ve gıda kriziyle boğuştuğu bir toplumda; insanların siyasi partileri “bağış” ve “aidat” ile finanse etmesi artık sosyolojik bir imkansızlıktır.
Halk kendi geçim derdine düşmüşken, muhalefetin “toplumsal imece” veya “kitlesel fonlama” gibi modellerle devasa bir iktidar aygıtıyla yarışması matematiksel olarak mümkün değildir. Bu maddi yoksunluk, partileri kurumsal ve yerel kaynaklara (belediyelere) daha da bağımlı kılmaktadır.
Türkiye’deki belediye - parti ilişkisi, sadece etik bir tercih değil, bozulmuş bir sistemin kaçınılmaz sonucudur. İktidarın devlet kaynaklarını sınırsızca kullandığı, sermayenin susturulduğu ve halkın yoksullaştırıldığı bu “kilitlenme” durumunda, yerel yönetimler muhalif siyasetin finansmanı için son sığınak haline gelmiştir.
Ancak bu durumun bir bedeli de var, “Toplumsal Güvenin Kaybı”.
Vatandaş, “gelen de aynısını yapıyor” duygusuna kapıldığında, demokrasiye olan inanç sarsılır.
Çözüm; devlet ve parti ayrımının yeniden keskinleşmesinden, sermayenin üzerindeki yargı baskısının kalkmasından ve toplumun siyaseti finanse edebilecek ekonomik refaha yeniden kavuşmasından geçer.
Mevcut şartlarda bu bir “hayal” gibi görünse de, bu kısırdöngü kırılmadığı sürece Türkiye’de “temiz siyaset” tartışmaları sadece kağıt üzerinde etik bir söylem olarak kalmaya devam edecektir.