ABD’de Tarım Ulusal Güvenlik Meselesi
Uzun zamandır kendi sosyal medya hesaplarım haricinde herhangi bir hür platformda yazılarımı paylaşmıyorum. Son zamanlarda yazı dünyasında (aslında uzun zamandır var olan) yazarların yönü, günün şartlarına ve kişisel çıkarlara göre şekilleniyor. Fikir üretmekten ziyade trendlere uyum gösterme işlevi gördüğünü düşündüğüm bu dünyadan bir süre uzak kalmanın daha doğru olduğuna inandım.
Daha önce iş ortaklığı yaptığım, internet sitesinde zaman zaman yazılarımı yayımladığım ve ideolojik olarak neredeyse (!) taban tabana zıt olduğum Kemal Cankaya ise “Bu kadar tembellik yeter.” dedi.
Gerçi ben de bu tembelliğimi sürdürebilmek adına haftada bir yazıdan fazlasını yazmayacağımı söyledim.
Bu kadar girişten sonra ilk yazımıza başlayalım.
***
Öncelikle ifade edeyim ki konuya ilişkin bilgiler, Tarlasera adlı internet sitesinden alınmıştır.
“ABD’de 19 Şubat 2026 tarihinde imzalanan mutabakatla tarım resmen ulusal güvenlik çerçevesine alındı. Tarım ve Savaş Bakanlığı arasındaki bu iş birliği; tedarik zinciri dayanıklılığından biyogüvenliğe, araştırma güvenliğinden kritik altyapıya kadar geniş bir alanı kapsıyor.”
Konunun detaylarını öğrenmek isteyenler Tarlasera’nın Instagram hesabına göz atabilir. Orada oldukça dikkat çekici bilgiler bulabilirsiniz.
Yazının bundan sonrası ise tamamen bana aittir.
Senelerdir bilinçaltımıza adeta nakış gibi işlenen “Tarım köylü toplumların işidir. Modern ve refah bir toplum olmak için endüstriyel üretim yapmamız gerekir.” anlayışıyla her geçen gün tarımdan ve tarımsal üretimden uzaklaştık.
Demokrat Parti dönemiyle başlayıp devam eden süreçte, önce Turgut Özal’ın ANAP iktidarı, son çeyrek asırda ise Recep Tayyip Erdoğan dönemindeki politikalar toplumu tarımsal üretimden uzaklaştırdı.
Ancak bütün az gelişmiş ekonomilere tavsiye edilen “endüstriyel üretim” masalıyla ne beklenen kalkınmayı sağlayabildik ne de refah toplumu olabildik.
Bizim gibi ülkelere bu ve benzeri tavsiyelerde bulunan başta ABD olmak üzere küresel ekonomik hegemonyanın başrol oyuncuları ise kendi toplumlarının geleceği için tarımsal üretimi bir “ulusal güvenlik meselesi” olarak görüyor ve stratejilerini buna göre belirliyor.
Tarımdan kopuşumuzun bazı mihenk taşlarını hatırlayalım:
* En verimli tarım arazilerinin çevreyi kirletici sanayi yatırımlarına açılması,
* Sanayi planlaması yapılmadan verilen yatırım teşvikleri nedeniyle dar alanlarda nüfusun yoğunlaşması,
* Aşırı istihdam talebiyle kırsalın boşaltılması,
* Köy okullarının kapatılarak taşımalı eğitim sistemine geçilmesi,
* Tarımsal üretimde sağlıklı bir planlama yapılmaması,
* Girdi maliyetleri sürekli artarken ürün satış fiyatlarının aynı oranda yükselmemesi,
* Üretici birliklerinin siyasallaştırılarak etkinliklerinin neredeyse ortadan kaldırılması,
* Tarım üreticilerinin örgütlenmesinin önüne geçilmesi,
* Verimli tarım arazilerinin konut ve sanayi imarına açılarak sentetik bir rant ekonomisi oluşturulması ve üreticinin tarım dışına itilmesi,
* Yer altı kaynakları gerekçe gösterilerek tarım alanlarının yok edilmesi,
* “Tarımda büyük işletme daha verimlidir.” anlayışıyla butik üretimin önünün kesilmesi.
Bütün bunları yan yana koyduğunuzda büyük fotoğraf kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Yukarıda değindiğim her bir başlık, tek başına ayrı bir yazının konusu olacak kadar önemli. Fırsat buldukça bu başlıklara ilişkin düşüncelerimi daha ayrıntılı şekilde kaleme almaya çalışacağım.
Bütün bunları sayfalarca yazsak da toplumun eğitim seviyesi ve finansal okuryazarlık düzeyi yükselmedikçe, yazılanlar büyük ölçüde tarihe düşülen bir not olarak kalacaktır.