Emekli Dosyası – Bölüm 1
Bir Emeklinin Bir Günü... Aslında Bir Ülkenin Aynası...
Saat sabah 06.15...
Mehmet Bey henüz alarm çalmadan gözlerini açıyor.
Ne işe gidecek...
Ne de yetişmesi gereken bir toplantısı var. Onu uykusundan uyandıran şey yaşlılık değil.Ay sonunu nasıl getireceğinin düşüncesi...
Bugün maaş günü. Eskiden maaş günü sevinç demekti.
Şimdi ise hesap günü.
Bankaya gitmeden önce küçük masanın üzerinde duran defteri açıyor.
Bir sayfanın üstünde tek tek not edilmiş rakamlar var.
Kira...
Elektrik...
Su...
Doğalgaz...
Telefon...
Apartman aidatı...
Eczane...
Market...
Kalemi eline alıyor.
Daha maaşı hesabına yatmadan, maaşının neredeyse tamamı satır satır tükeniyor.
Derin bir nefes alıyor.
"Bu ay da idare edeceğiz..." diyor.
Aslında kendisi de bu cümleye inanmıyor.
Bankanın önünde onlarca emekli bekliyor.
Kimisi bastonuna yaslanmış...
Kimisi güneşten korunmak için gölge arıyor.
Yüzlerde aynı ifade...
Yıllarca çalışmış olmanın verdiği gurur değil...
Ay sonunu çıkarabilmenin verdiği yorgunluk.
Maaş hesabına geçiyor.
Telefonuna mesaj geliyor.
Birkaç dakika sonra başka mesajlar...
Elektrik ödemesi...
Kredi kartı...
Otomatik fatura talimatı...
Para hesabına girdiği hızla hesabından çıkıyor.
Mehmet Bey maaşını çekiyor.
Parayı uzun uzun saymıyor.
Çünkü zaten nereye gideceğini ezbere biliyor.
Markete uğruyor.
Bir zamanlar düşünmeden aldığı ürünleri şimdi tek tek eline alıyor.
Etiketine bakıyor.
Sessizce yerine bırakıyor.
Peynire uzanıyor.
Vazgeçiyor.
Zeytine bakıyor.
"Bir dahaki ay..." diye mırıldanıyor.
Kasaya geldiğinde poşet neredeyse boş.
Kasiyer fişi uzatıyor.
Mehmet Bey fişe değil, poşetin içindekilere bakıyor.
"Eskiden bunun iki katını alırdık..." diyor kendi kendine.
Kimse duymuyor.
Öğleden sonra eczaneye uğruyor.
Doktorun yazdığı ilaçların bir kısmını alıyor.
Diğerlerini gelecek aya bırakıyor.
Çünkü sağlık bekleyebilir diye değil...
Cebindeki para beklemediği için.
Akşamüstü kapı çalıyor.
Torunu geliyor.
Koşarak boynuna sarılıyor.
"Dede...
Okullar açılınca bana yeni bir çanta alır mısın?"
Mehmet Bey gülümsüyor.
Çocuklar umutla konuşur.
Dedeler umutlarını belli etmeden yaşar.
"Alırız yavrum..." diyor.
Torunu mutlulukla başka odaya koşuyor.
Mehmet Bey ise gözlerini pencereden dışarı çeviriyor.
Çünkü biliyor...
Önce kirayı ödemesi gerekiyor.
Sonra faturaları...
Sonra ilaçları...
Belki sıra çantaya gelir...
Belki de gelmez.
Bu hikaye yalnızca Mehmet Bey'in hikayesi değildir.
Bu ülkede ömrünü fabrikalarda, tarlalarda, okullarda, hastanelerde, atölyelerde, belediyelerde, karakollarda, direksiyon başında, madenlerde ve devlet dairelerinde geçirmiş milyonlarca insanın ortak hikayesidir. Onlar yıllarca bu ülkeye emek verdi. Vergilerini ödedi.
Primlerini yatırdı.
Üretti.
İnşa etti.
Yetiştirdi.
Korudu.
Bugün ise aynı insanlar, yaşlılıklarını dinlenerek değil, hesap yaparak geçiriyor. Bir ülkenin en ağır sessizliği, emeklisinin sessizliğidir. Çünkü yıllarca konuşmadan çalışan insanlar, bugün de çoğu zaman konuşmadan fedakarlık ediyor.
Bu yazı kimseyi suçlamak için yazılmadı.
Ama bir gerçeği görmezden gelmek de gazetecilik değildir.
Bir emeklinin ömrünün sonunda temel ihtiyaçları arasında seçim yapmak zorunda kalması, yalnızca kişisel bir dram değildir.
Bu, üzerinde düşünülmesi gereken ekonomik, sosyal ve vicdani bir tablodur.
Ve belki de asıl soru şudur.
Yıllarca çalışmış, üretmiş ve bu ülkeye değer katmış insanlar, neden hayatlarının en kırılgan döneminde hala geçim mücadelesi vermek zorunda kalıyor?
Bu sorunun cevabını birlikte arayacağız.
Çünkü bu dosyanın ikinci bölümünde artık duygular değil, resmi veriler konuşacak.