Cumhuriyet’ten Dijital Çağa Sanayi Planlaması
Türkiye’nin sanayi meselesi aslında yeni değil; neredeyse bir asırlık bir tartışma. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik kalkınma, “piyasanın kendiliğinden büyümesi”ne değil, doğrudan devletin planlı müdahalesine dayanıyordu. 1930’larda uygulanan Birinci ve İkinci Beş Yıllık Sanayi Planları, bugün hâlâ tartışılan bir gerçeği ortaya koymuştu: Sermaye yetersizse, teknoloji dışa bağımlıysa ve özel sektör zayıfsa, kalkınmayı tek başına piyasa taşıyamaz.
O dönemde kurulan Sümerbank, Etibank ve demir-çelik yatırımları gibi yapılar sadece üretim tesisleri değil, aynı zamanda bir “sanayi ekosistemi”nin çekirdeğiydi. Türkiye o yıllarda tekstilden madene kadar birçok alanda ithalata bağımlılığı azaltmaya çalıştı. Bu modelin adı bugün literatürde “devletçilik” ya da “erken dönem sanayi planlaması” olarak geçiyor.
Peki bugün tablo ne?
Türkiye ekonomisinde sanayinin GSYH içindeki payı son yıllarda kabaca %25–30 bandında dalgalanıyor. İhracatın büyük kısmı hâlâ sanayi ürünlerinden geliyor; özellikle otomotiv, tekstil ve beyaz eşya güçlü alanlar. Ancak yüksek teknoloji ürünlerinin ihracattaki payı %4–5 civarında ve bu oran OECD ortalamasının oldukça gerisinde. Bu da bize şunu söylüyor: Üretiyoruz ama yeterince “katma değerli” üretemiyoruz.
Cumhuriyet’in erken dönemindeki kalkınma paketlerini bugüne uyarlarsak, üç temel ders öne çıkıyor:
1. Planlama olmadan sanayi güçlenmez.
O yıllarda devlet, hangi fabrikanın nerede kurulacağını biliyordu. Bugün de benzer şekilde veri temelli, sektör bazlı bir sanayi planına ihtiyaç var. Özellikle yarı iletkenler, yeşil enerji ekipmanları ve savunma teknolojileri gibi alanlar stratejik seçilmeli.
2. Finansman ve teknoloji birlikte düşünülmeli.
Geçmişte devlet bankaları sanayiyi finanse ediyordu. Bugün ise sadece kredi değil, Ar-Ge destekleri ve risk sermayesi mekanizmaları da aynı ekosistemin parçası olmalı. Türkiye’nin Ar-Ge harcamaları GSYH’nin yaklaşık %1,4’ü civarında; OECD ortalaması ise bunun neredeyse iki katı.
3. Yerli üretim tek başına yeterli değil, küresel entegrasyon şart.
Cumhuriyet dönemi iç pazara odaklıydı; bugün ise ihracat olmadan sanayi büyüyemez. Ancak burada kritik fark şu: artık sadece “üretmek” değil, tasarlamak, markalaşmak ve patent üretmek gerekiyor.
Sonuç olarak mesele ne tamamen eskiye dönmek ne de tamamen piyasaya bırakmak. Cumhuriyet’in kalkınma deneyimi bize şunu söylüyor: Sanayi, yönsüz bırakıldığında zayıflar; ama doğru yönlendirildiğinde ülkenin kaderini değiştirir.
Bugünün ihtiyacı, geçmişin planlama aklını alıp dijital çağın teknolojisiyle yeniden kurabilmektir. Çünkü sanayiyi kurtaracak yol, nostalji değil; akıllı planlamadır.