Sanayisiz Gelecek Mümkün mü?
Ekonomi konuşulurken en çok büyüme rakamlarını duyarız: Ekonomi yüzde kaç büyüdü, milli gelir ne kadar arttı, kişi başına gelir hangi seviyeye ulaştı?
Oysa asıl sorulması gereken soru şudur: Bu büyüme ne kadar üretime dayanıyor?
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü yalnızca tüketim kapasitesinden değil, üretim kapasitesinden gelir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, son çeyrek asırda dikkat çekici bir dönüşüme işaret ediyor. 1998 yılında imalat sanayinin Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki payı yaklaşık %24-26 bandındaydı. İzleyen yıllarda bu oran kademeli olarak gerileyerek 2013-2015 döneminde %15-17 seviyelerine kadar indi.
Bu tablo önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Ekonomi büyürken üretimin ekonomideki ağırlığı aynı ölçüde artmadı; aksine belirli bir dönemde belirgin biçimde azaldı.
Pandemi sonrasında ise dünya yeni bir gerçekle yüzleşti. Üretimin, tedarik zincirlerinin ve sanayinin stratejik önemi yeniden anlaşıldı. Türkiye de bu süreçten etkilendi ve imalat sanayinin GSYH içindeki payı 2021 yılında yeniden %22'nin üzerine yükseldi.
Ancak bu toparlanma kalıcı olmadı. Sonraki yıllarda oran yeniden geriledi ve 2025 itibarıyla yaklaşık %18 seviyesine indi.
Elbette tek başına bir oran, ekonominin bütününü açıklamaz. Hizmet sektörünün büyümesi, gelişmiş ekonomilerde doğal ve beklenen bir süreçtir. Ancak üretim kapasitesi zayıflayan bir ekonominin uzun vadede yüksek katma değer üretmesi ve sürdürülebilir refah sağlaması kolay değildir. Çünkü sanayi yalnızca fabrika demek değildir; ihracat, teknoloji, verimlilik ve nitelikli istihdam demektir. Aynı zamanda dışa bağımlılığı azaltan, ekonomik dayanıklılığı artıran temel unsurlardan biridir.
Bugün dünya yeniden üretimin değerini konuşuyor. Dijital dönüşüm, yapay zekâ ve yeşil sanayi yatırımlarıyla ülkeler yeni bir rekabet dönemine hazırlanıyor. Bu yarışta yalnızca tüketen değil; tasarlayan, geliştiren ve üreten ülkeler öne çıkacak.
Türkiye'nin de hedefi sadece daha büyük bir ekonomi olmak değil, daha üretken ve daha yüksek katma değer üreten bir ekonomi olmak olmalıdır. Kalıcı refah; borçlanmayla, tüketime dayalı geçici büyüme dönemleriyle değil, güçlü bir sanayi altyapısı, yenilikçi üretim kapasitesi ve verimlilik artışıyla inşa edilir.
Bazen rakamlar uzun cümlelerden daha güçlü konuşur. Son 25 yılın verileri de aynı gerçeği hatırlatıyor: Üretim ekonominin merkezinde ne kadar güçlü yer alırsa, Türkiye'nin geleceği de o kadar sağlam temeller üzerine kurulabilir.