Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Diploma Var, Fabrika Yok!

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Türkiye’nin kalkınma hikâyesine bakarken en çarpıcı iki gösterge; yükseköğretim mezun sayısındaki artış ile sanayinin gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payındaki değişimdir.

Diploma Var, Fabrika Yok!
Paylaş:
N

Diploma Var, Fabrika Yok!

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Türkiye’nin kalkınma hikâyesine bakarken en çarpıcı iki gösterge; yükseköğretim mezun sayısındaki artış ile sanayinin gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payındaki değişimdir. Bu iki veri, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal dönüşümün de sessiz bir özeti gibidir.

1923’ten 1950’lere uzanan ilk dönemde Türkiye, sınırlı sayıda üniversite mezunu yetiştiren, ağırlıklı olarak tarım temelli bir ekonomiye sahipti. Yükseköğretim mezunu sayısı oldukça düşüktü; imalat sanayii ise henüz emekleme aşamasındaydı. Ancak o yıllarda sanayileşme, devlet eliyle planlanan stratejik bir hedef olarak görülüyor, temel altyapı ve üretim kapasitesi sıfırdan inşa ediliyordu.

1960’lar ve 1980’ler arası dönem, planlı kalkınmanın etkisiyle sanayileşmenin görece en çok güçlendiği yıllar oldu. Aynı dönemde üniversiteleşme de yavaş ama istikrarlı biçimde arttı. Türkiye, bir yandan mühendis ve teknisyen açığını kapatmaya çalışırken diğer yandan üretim kapasitesini genişletiyordu. Bu yıllarda eğitimli iş gücü arttıkça, sanayi de ekonomide daha belirgin ve üretken bir yer edindi.

Ancak 1980 sonrası ve özellikle 2000’lerle birlikte tablo radikal bir yöne evrildi. Yükseköğretime erişim büyük bir hız kazandı; üniversiteler çoğaldı ve mezun sayısı katlanarak arttı. Buna karşılık sanayinin GSYH içindeki payı aynı hızda yükselmedi; aksine büyüme lokomotifi hizmetler ve inşaat gibi sektörlere kaydı.

Bugün geldiğimiz noktada, nicelik açısından bakıldığında ciddi bir başarıdan söz etmek mümkün: Daha fazla kampüs, daha fazla diploma. Ancak asıl nitelik tartışması burada başlıyor. Kitleselleşen bu eğitimli iş gücünün önemli bir kısmının üretim ekonomisine, özellikle sanayi ve teknoloji tabanlı alanlara entegre edilemediği görülüyor.

Bunun sahadaki yansıması ise oldukça sarsıcı. Üniversite mezunu gençlerin kendi alanları dışında, hizmet sektöründe çalışmak zorunda kalması artık sıradan bir manzara. Halk arasında “üç harfli marketler” olarak anılan perakende zincirlerinde kasiyerlik yapan mühendisleri, öğretmenleri görmek kimseyi şaşırtmıyor. Literatürde "diploma enflasyonu" olarak da bilinen bu durum, bireysel bir tercihten ziyade, arz-talep dengesizliğinin ve istihdam yapısının yapısal bir sonucudur.

Burada eleştiri, eğitim erişiminin genişlemesine değil elbette. Aksine, toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi önemli bir kazanımdır. Ancak mesele, bu niceliğin katma değerli bir üretim ekonomisine dönüşüp dönüşmediğidir. Eğer üniversiteleşme sanayileşmeyle paralel ilerlemezse, eğitimli iş gücü ile ülkenin üretim kapasitesi arasında kronik bir uyumsuzluk doğması kaçınılmaz olur.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, sadece "mezun sayısını" artırmak değil; bu potansiyeli stratejik alanlara yönlendirebilmek ve sanayi-akademi bağını organik hale getirmektir. Aksi halde eğitimli insan gücü, ekonomik değer üretmek yerine düşük katma değerli işlerde sıkışıp kalmaya devam edecektir.

Belki de sormamız gereken asıl soru şudur: Sadece daha fazla diploma mı, yoksa o diplomayı katma değere dönüştüren üretken bir ekonomi mi?

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı